Leyla ile Mecnun’un fenomen İsmail Abi’si, Semaver Kumpanya’nın on yıllık oyuncusu Serkan Keskin geçen hafta İsmail Dümbüllü Ödülü’nü aldı. İsmail Abi’yi ve dahasını konuşmak üzere buluştuk…

Sıkı bir sinema-tiyatro takipçisiyseniz bir oyuncunun ‘Hep aynı’ mı olduğunu yoksa her seferinde başka türlü bir oyunculuk mu sergilediğini tek rolüyle bile sezebilirsiniz. Kendi adıma Serkan Keskin adını aklıma kazıdığım an, onu ‘Sonbahar’ filmindeki Mikail olarak gördüğümde olmuştu. Hemen ardından Semaver Kumpanya’da Shakespeare’in gaddar generali Titus Andronicus olarak izlediğimde yanılmadığıma emindim artık. Geçen seneden beri TRT 1’in müthiş dizisi Leyla ile Mecnun’un ‘İsmail Abisi’ olarak ekranda Serkan Keskin. Sadece ağzımıza doladığı o “Nasılll?”, “Olaylar, olaylar…”, “Nam, nam, nam”, “Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğu bir mi?” gibi tatlı-zeki saçmalamaları değil, İsmail Abi’yi bağra basmamızın sebebi. Bu çağda bu kadar saf, iyi, yalnız, bağsız, malsız, mülksüz, hiçbir şeysiz olduğu, yine de kendinde her arkadaşına yetişebilecek gücü bulabildiği için unutamayacağımız bir karakter.
Geçen hafta İsmail Dümbüllü Ödülü’nü alan Serkan Keskin ile İsmail Abi’den Semaver’e konuşacak çok şey birikmişti, buluştuk. Keskin’i çok başka bir halde izlemek için son oyunu; yönetmeni ve oyuncusu olduğu ‘Metot’u kaçırmayın deyip aradan çekileyim…
Haliyle İsmail Abi ile başlayacağım. Senin İsmail Abi ile ilk karşılaşman nasıl olmuştu? Sevmiş miydin bu adamı?
İlk okuduğumda zaten Onur (Ünlü) hangi karakter olacağımı söylememişti. Buluşunca da “Sen İsmail’i oyna, ben onu çok seviyorum” dedi. “Ben de çok sevdim” dedim. Dizinin böyle bir hale geleceğini zaten tahmin etmiyorduk. “Sürekli parlak giyinen ama hiç parası olmayan bir adam olsun” dedik. Mahallenin abisi ama hiç işi olmayan bir herif… Sadece bunu biliyorduk. Ama Onur’la Burak’la (Aksak), Ali’yle (Atay) çalışıyor olmanın; birileri bir şey yazıyor, biz de oynayacakmışız gibi değil de ekip olarak konuşup, “Şöyle mi yapsak, böyle mi yapsak?” diye olacağını biliyorduk. İsmail Abi’nin bu hale gelmesinde Onur’un bize fırsat vermesinin, karşılıklı bu kadar sapıtıyor olmamızın etkisi var.
İsmail Abi’nin fenomenleşmesi Leyla ile Mecnun’dan da ayrı bir yerde. Hep umut eden, saf, iyi, yalnız insan olmak, paraya pula tamah etmemek, koşulsuz arkadaşlık demek İsmail Abi…
Galiba insanların “Keşke İsmail Abi gibi bir arkadaşım olsa” dediği ama kimsenin İsmail Abi gibi olmayı aklına bile getirmediği bir adam. Dünyada o kadar iyi niyetli, o kadar saf insan yoktur… Keşke benim de olsa öyle bir arkadaşım. Komik olmasıyla başladı her şey. Yalnızlığı da insanları etkiledi. Benim de İsmail’de en sevdiğim, yalnız olması. Evini bilmiyoruz mesela. Aile yok. Sevgili yok. Sadece mahalledeki arkadaşları var. Başka bir şey de istemiyor. En sevdiğim tarafı, iş manyağı olması. Sürekli iş arıyor, ‘yol-yemek-sigorta’ diyor ama aslında çalışmak istemiyor ya… En incelikli ve derin tarafı bu bence. Çalışmayı reddetmek tarafından baktığımız zaman da hoşuma gidiyor bu. Parayla falan zaten hiç işi yok. Kedi gibi bir adam.
Senarist Burak Aksak bir söyleşisinde “Bazen İsmail abinin repliklerini yazarken kopuyorum, Serkan toparlar nasılsa diyorum” demişti. Öyle mi oluyor?
Tabii ki bazen “İsmail, Mecnun veya Yavuz bilmem ne yapar. Neyse ben onu bilemedim, onlar zaten bir şey yapacaklardır” oluyor. Senaryoyu o kadar görmezden gelip yapmıyoruz ama Burak’ın yazdığı üzerinden, bütün sınırlarını zorluyoruz. Geçen Cengiz’le (Bozkurt) bir sahne vardı, ‘uk bik’ falan bir şeyler yaptık. O kadar manasız ki! Normalde “Abi napıyorsun ya?” der yapımcı! Ama gerçekten o an geldiği için, kötü niyetle yapmadığımız için, en güzeli de yaptığın seyircide kabul gördüğü için oluyor.
İsmail Abi’nin herkesin diline dolanan lafları; ‘Olaylar olaylar’, ‘Nam nam’lar falan nasıl çıktı?
Saçmaladığı şeylerin hepsinde herkesin çok katkısı var. Sette çok eğlendiğimiz kamera ekibinden bir arkadaşımız bir şey anlatıyordu bir gün “Abi böyle oldu. Sonra gittik. Olaylar olaylar” dedi. Kulağıma o kadar komik geldi ki… O an kayda giriyorduk, 3-2-1… “Olaylar olaylar” dedim, farkına varmadan. O kaldı. Hep bunun gibi. Evde düşünmedim yani öyle demeyi. Bir gün Lapseki’ye taktım kafayı, “Lapseki nasıl bir isim ya” derken, ‘laps’ çıktı. Dans ediyoruz bir sahnede; “Sen ne kadar iyi dans ediyorsun İsmail Abi?”, “Evet, ben Londra’da eğitim aldım.” Onun hiçbir karşılığı yok ya…
Yolda “İsmail abiii” diye seslenip dizideki halinle karşılık bekleyen oluyor mu?
Çok. ‘İsmail Abi’ enerjisiyle bağırıyor, Serkan değil yani kesinlikle. Dönüp bakıyorsun, selam veriyorsun elinle. O “Hooop!” yapıyor. “Eyvallah abi” yapıyorum. “Nasııııl?” diyor. Sonra devamını yapmayınca “Abi niye yapmıyorsun?” falan diyor. Ama yani “Hoop” yapmaya kalksam… Sonra bozuluyor, “Vay be İsmail abi, bak ‘Hop’ demedin ha…” diye.

Hayatında bir dönüm noktası gibi olacaktır, İsmail Abi. Bu karakterle anılacak olma ihtimali ne düşündürüyor sana?
Çok düşünmedim ama tiyatro yapıyor olmamın avantajı da var. Bundan sonra komedi yapmak istemem mesela. İnsanların kafasında yapışıp kalacaktır ama beni başka rolde İsmail Abi olarak izlemeyecekler. İsmail diye bir rol geldi ben de içimdekileri döktüm. Hayatım boyunca unutamayacağım bir rol olacak İsmail de Leyla ile Mecnun da…
Geçen hafta her sene bir isme verilen İsmail Dümbüllü ödülünü aldın. Nasıl hissettin?
Bu Müjdat Gezen Sanat Merkezi hocalarının ve öğrencilerinin verdiği tiyatro ödülü. Her yıl birine devredilen bir şey. Semaver Kumpanya olarak bir süre önce Afife Ödülleri’ne aday olmuştuk ve birtakım şeyler oldu, adaylıktan çekildik. Ödül almıyoruz. Ben tiyatro ödülü asla almıyorum ve istemiyorum ama İsmail Dümbüllü sekiz kişinin “Bu oyun mu, şu oyun mu?” diye karar verdiği bir ödül değil. “Bu sene size vermek istiyoruz ödülü” diyorlar. Kıyaslamanın olmadığı bir şey olduğu için gururla aldım.
Semaver Kumpanya’nın hakikatten bir kumpanya tadı var gibi, diğer özel tiyatrolardan farklı olarak. Nasıl bir ruhu var Semaver’in?
Bir kere Haliç’in o tarafında olmamız, yaptığımız repertuvar önemli. Her sene bir klasik yapmaya çalışıyoruz. Vodvil ya da herhangi bir çağdaş bir şey yapacak güce sahibiz. Ama başka bir şey iddia ediyoruz. Sadece oyun oynamak değil, oyuncu, yazar, yönetmen yetiştirmek, orada bir mutfak olması önemli. Işıl Kasapoğlu’nun bize on sene önce yaptığı gibi… Audition ya da bir anlaşma sistemi yok. Gelen herkes “Ben ne yapabilirim?” diyebilir. “Gel, takıl ve kendin bak” yani… Semaver iyi oyuncular çıkardı, Türk sinemasına katkıları büyük. Ama biz bir şeydik ve Semaver’de tiyatro yapmış değiliz. Biz hiçbir şeydik, konservatuvarlardan çıktık Semaver’de buluştuk; Tansu’lar (Biçer), Nadir’ler (Sarıbacak)… Orada oyuncu olduk.
Yeni oyun Metot’un hikâyesi nedir?
İspanyol yazar Jordi Galceran’ın metni. Sarp (Aydınoğlu), ben, Sezin (Bozacı), Mustafa (Kırantepe) oynuyoruz. Dördü, uluslararası bir şirkette iş görüşmesine girer. Bir mektup çıkar çekmeceden. “Aranızdan biri insan kaynakları bölümünden. 10 dakikada onu bulun” diye. Kimin sahte olduğunu bulmak üzerine giden biraz gerilimli, bir o kadar da komik. Bu gerçekten uygulanan bir metot zaten. Artık dünyanın sistemi bu ve bu oyunda oynuyorsan varsın.
‘Megan Fox’un içinde bir kamera canavarı var gibi…’
Söyleşiye gelirken birkaç insandan geldi bu talep, “Megan Fox’la oynadığı reklamı da sorsana” diye. Sormamak olmazdı zaten, anlattı: “İnsanların gözünde bir Hollywood yıldızı imajı var, ister istemez benim de kafamda öyle bir imaj oluyor. Etrafında yedi menajerle falan gezdiği için… Aslında kızla karşılıklı oynayacağın zaman tanışıyorsun. Karşı karşıya geldiğinde yaşı benden küçük, boyu benden kısa, ufak bir kız… Hiç “Ben Megan Fox’um” havasında değil… Televizyonlarda, dergilerde gördüğüm kadın bambaşka bir kadın. Bence içinde bir güzellik, bir kamera canavarı olan bir genç kız. Onu zaten biliyor ki Megan Fox olmuş.”

Güliz Arslan/gulizarslan@gmail.com
Fotoğraflar: ERCAN ARSLAN


